Advert

Sahte gerçeklik ve yaşadığımız derin kriz

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, yükselen enflasyon rakamlarının günlük hayata yansıması üzerinden değerlendirmede bulunuyor.
Ocak 2022 enflasyon rakamları açıklandı. Geçen yılın aynı ayına göre TÜFE yüzde 48,69, Yİ-ÜFE ise yüzde 93,53 artış gösterdi. Nisan 2002’den bu yana enflasyonda en yüksek seviyeyi görmüş olduk. Uzmanlar önümüzdeki süreçte rakamların daha da kötüleşeceği noktasında hemfikirler. Diğer taraftan son TÜİK tarafından açıklanan ve son 20 yılın en kötü verileri olan rakamlar Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından yüzde 115,17 olarak ölçülmüş. Son rakamlar asgari ücretliler, kamu çalışanları ve emeklileri için yapılan zamların(!) ilk ay itibariyle anlamsızlaştığını gösteriyor. Bilindiği üzere 2021 yılı resmi enflasyon rakamı 36,08 olarak açıklanmıştı. Gerçek enflasyonun bunun çok üzerinde olduğunu sağır sultan bile biliyor. Bu şartlarda asgari ücretlinin (ki ülkemizde maalesef temel ücret birimini oluşturmaktadır), kamu emeklilerinin ve çalışanlarının ve şüphesiz durumları doğrudan bu saydığımız kesimin alım gücüyle ilintili olan esnafın vs. ne tür bir ekonomik krizin cenderesinde can çekişmeye itildiğine eğilmemiz gerekiyor. Rakamların, istatistiklerin şüphesiz kendi başına anlamları yok. Hangi artışı hangi bağlamda konuştuğunuz önemli. Bu yüzden önümüzdeki rakamlar yığınını anlamlı bir şekilde değerlendirmekte fayda var.
***
Birincisi, konuştuğumuz rakamlar günümüz Türkiye’sinde dile geliyor. Son bir yıl içinde döviz fiyatları yaklaşık yüzde elli, elektrik, doğalgaz, akaryakıt fiyatları yüzde yüzün üzerinde arttı. Vergi ve resmi harçların yüzde 36, temel gıda ürünlerinin sadece son bir ay içerisinde yüzde 25 arttığı bir sosyal-ekonomik gerçeklik içerisinde dile geliyor rakamlar. En düşük emekli aylığının 2500’ye çıkarılması oransal anlamda kayda değer bir artış olarak lanse edilebilir ancak unutmamak gerekir ki şu an ülkemizde açlık sınırı (yani dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için gerekli olan minimum kalori miktarıdır) 4.250 liradır. Bilindiği üzere 2022 yılı için asgari ücret 4.253 lira olarak belirlenmişti. Yoksulluk sınırının 15 bin liraya doğru gittiği de dikkate alındığında hangi tarihsel-toplumsal bağlamda, hangi ekonomik gerçeklik içerisinde rakamların dile geldiği ve dolayısıyla bu arka plan üzerinden ne anlam taşıdıkları anlaşılabilir.
İkincisi, yukarıda değinildiği üzere TÜİK’in enflasyon rakamlarını son bir yıl için TÜFE yüzde 48,69, Yİ-ÜFE ise yüzde 93,53 arttığını açıklarken ENAG aynı dönemde TÜFE’yi yüzde 115,17 olarak açıkladı. Aynı mevzuda, aynı döneme ilişkin TÜİK ile ENAG verileri arasında yüzde yüzün üzerinde fark olması öncelikle izaha muhtaçtır. İzaha muhtaçlığın muhatabının TÜİK olduğu, açıkladığı TÜFE ve ÜFE rakamları arasındaki makas dikkate alındığında belli oluyor zaten. Dolayısıyla hem devletin hem de milletin fiilen yaşadığı krizi bir takım rakamlar üzerinden farklı göstermenin hem devlet ciddiyeti hem kurumsal inandırıcılık ve itibar hem oluşan gerçekliği görmek ve gereklerini karşılamak noktasında yanıltıcı olduğu ve yaşadığımız problemli hali büyüttüğü görülmelidir.
Alanla ilgili olanlar ve doğrudan ve dolaylı etkilenenler TÜİK rakamlarının “işlem görmüş” rakamlar olduğunu biliyorlar, söylüyorlar. Ortada hepimizin bildiği ancak bir şekilde bildiğimiz üzerinden bir kamu politikası oturtamadığımız ve başka türlü olduğuna inandırılmaya çalışıldığımız sahte bir gerçeklik var. Bu, basit bir şekilde iktidarın manipülatif bir hamlesi olarak değerlendirilemez. Çünkü gerçekliğin bu mercekten okunması asgari ücretlinin, kamu çalışanlarının ve emeklilerinin aldığı iddia edilen zamda(!) görüldüğü üzere kayıplarının bile karşılanamadığı bir ortamda ortada bir zam varmış veya bu zam eksik veya fazla şeklinde gerçeklikle ilintili olmayan yanıltıcı bir kamusal dile sebebiyet veriyor. ENAG verilerinin de gösterdiği üzere enflasyonun yüzde 115,17 olarak gerçekleştiği bir yerde kamu çalışanları ve emeklileri için yüzde 30,5, asgari ücretliler için yüzde 50 nasıl zam oluyor? 2022 için bir zamdan bahsedebilmek için açıklanan rakamın en azından 2021 yılında oluşan kaybın üzerinde olması gerekmez miydi? Hal bu iken ne zammından, neyin zammından bahsedildi? Yaşadığımız gerçeklik ile kullandığımız dil arasında bir bağ/bağlantı var mı gerçekten? TÜİK, rakamlar üzerinden gerçeği kararttığı için kayıpları istediği gibi kayda geçiriyor. Kayda geçirilen rakamlar üzerinden çalışanların durumu değerlendirildiği için de aynı zamanda bu kayıpların telafisi de mümkün olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla TÜİK çalışanların kayıplarını buharlaştırdığı gibi aynı zamanda olası bir zam imkânını da ortadan kaldırıyor.
Üçüncüsü, değişik vesilelerle temas ettiğimiz gibi rakamlar üzerinden dile geliyor olsa da konuştuğumuz mesele milyonlarca kadın ve erkeğin doğrudan hayatıyla ilgili. Rakamlar ekonomik bir gösterge olarak ele alınıyorlar şüphesiz ancak bütün bu anlatı nihayetinde ihtiyaçları, arzuları, umutları, dertleri ve ıstırapları olan insanların gerçeğinde, onların hayatında temelleniyor. İstatistiki veri olarak akmaz, kokmaz şekilde dile gelen rakamlar her birimizin hayatına hükmedici bir yaşam formu olarak etkide bulunuyor. Üstelik sosyal, ekonomik, kültürel yansımaları da olan bu etkiler nesiller boyu devam edecek şekilde sınıfsal tahkimata sebebiyet veriyor.
**
Dördüncüsü, mevcut rakamların, istatistiklerin ve bunlar üzerinden oluşturulan resmi anlatının hükümetin ekonomi-politik anlamdaki tercihlerini, önceliklerini yansıtması açısından taşıdığı önem. Ekonomiye ilişkin kullanılan resmi anlatının sınanacağı yer de tam burasıdır. Ekonomi yönetimini bir tür teknik bölüşüm şeklinde yansıtan veya bu şekilde algılayan naif bakış yerine bölüşüm sistematiğinin iktidar tarafından, bir düzenek içerisinde ve belirli önceliklerin gözetilmesiyle gerçekleştiğini görmemiz gerekiyor. Buçuklu, virgüllü şekilde kamuoyuyla paylaşılan maaş zamları adaletin, hakkaniyetin ince terazisinde görülen hassas bir hesabın yansıması olarak değil ülkedeki tüm bölüşüm/paylaşım düzeneğinde pek çok önceliğin ardından arta kalanların hesabı görülmeyen/hesapta yeri olmayanlara ucu ucuna denk getirilmesiyle ilintilidir. Ülkemizde hesabın görüldüğü/hesapların görülebildiği gerçek yer burasıdır ve ne yazık ki bu yerde her gün biraz daha toplumun alt tabakalarında istiflenen milyonlarca insanın hesaptaki yerinin küçüldüğü görülmektedir. O yüzden bu hesaptaki açığı kapatmak için insanların duygularına/inançlarına/korkularına/umutlarına yüklenilmektedir.

Beşincisi de zamlar nedeniyle ister istemez gündemimize giren devlet-sivil toplum ilişkisidir. Ülkemizde maalesef sivil toplum yapılanmamız bir arka bahçe yapılanması olduğu için özgün, özgür, özerk, kendi hükmi şahsiyeti olan bir irade olarak ortaya çıkamıyor. Hal böyle olunca TÜİK rakamlarının iki taraflı ucu keskin bıçak oluşu gibi bu yapılar da hem temsil ettikleri toplumsal kesimlerin talep ve beklentilerini karşılayamıyorlar hem de destek sunmayı varoluşsal bir vazife bildikleri hükümeti de denge, denetleme ve anlamlı şekilde yönlendirmeden yoksun bırakarak bizzat kendileri güçsüzleştiriyor. Dolayısıyla kendisini bağımlı kılarak güçsüzleştiren ve etkisizleştiren yapılar diğer taraftan iktidarı için kendilerinden feragat ettikleri yapıları da eleştiriden, katkıdan yani anlamlı bir destekten yoksun bırakıyorlar. Son toplu sözleşme örneğinde ve nihayetinde yine bu son süreçte gördüğümüz üzere hükümet-sendika ilişkisini ilişkinin gereklilikleri yerine bir tür imtiyaz ilişkisine dönüştürme çabası ortaya tüm kamu çalışanlarına yüksek maliyet oluşturan bir sonuçla bizi karşı karşıya bırakmıştır. ÇSGB bakanı ile birlikte iki de bir cumhurbaşkanına kamu çalışanları adına teşekkür etmek için gidenler nihayetinde bu yoğun duygusal ilişkinin hem kendilerine, hem destekledikleri hükümete hem de tüm ülkeye ne tür bir maliyet çıkardığını maalesef fark edemiyorlar.
***
Enflasyon rakamları soyut, spekülatif bir mevzunun araçları olarak algılanmamalı. Enflasyon kriz demek, yoksulluk demek, yoksunluk demek. Dünkü halinizden daha kötü bir hale düşmeniz demek, dün alabildiğinizi bugün alamamak demek. Almak ve alamamak da sadece almak ve alamamakla sınırlı değil. Aylık periyotlar halinde açıklanan rakamlar ekonomik krizin yanında aynı zamanda derin bir şekilde yaşadığımız sosyal, psikolojik, kültürel ve siyasal bir krizin yansıması. Mesele TÜİK’in ‘işlem görmüş’ çok ötesinde ciddi, hayati. Zaten ‘işlem görmesi de bu ciddi ve hayati niteliğinden geliyor.

foto
Yazar: ABDULBAKİ DEĞER
YORUM YAPIN(üye olmadan da yorum yapabilirsiniz)
Yorumla
İptal