Advert
as

MESLEĞİMİZİN ONURU VE ...

  • ABDULBAKİ DEĞER
  • 2022-11-02 10:50:11
  • 905 Görüntülenme
  • MESLEĞİMİZİN ONURU VE ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN!

    Eğitim kamuoyunun gündeminde Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) var. Şubat ayında yasalaşan kanuna ilişkin tartışmalar devam ediyor. En son Türkiye tarihinde eşine rastlamadığımız şekilde 13 eğitim sendikası bir araya gelerek 2 Kasım’da bir günlük iş bırakma eylemi dahil bir takım etkinliklerle kanuna ilişkin itiraz ve çekincelerini dile getirme kararı aldılar. Sosyal medyada aylardır kanunun doğrudan ve dolaylı oluşturacağı olumsuzluklar gündem ediliyor. MEB başta olmak üzere hükümet kanadından ise itiraz ve eleştirilere yönelik geri adım atılmadığı gibi anlamlı bir cevap da verilmiyor. Sessizlikle geçiştirilen bu itiraz ve eleştirileri iş işten geçmemişken yeniden kamuoyunun dikkatine sunmak büyük önem arz ediyor.

    Öncelikle yapılan düzenlemeye bakalım ardından düzenlemeye yönelik eleştirilerin, itirazların neler olduğunu paylaşalım. Öğretmenliğin bir kariyer sistemi olarak yapılandırılması esasında eğitim tarihimizin önemli tartışma başlıklarından birisi. Gerekçesi de öğretmenin mesleğe olan aidiyetini, ilgisini canlı tutmak, alana ilişkin bilgisini, formasyonunu sürekli yenilemek dolayısıyla öğretmenin ve bağlantılı olarak eğitimin niteliğine katkı sunmaktır. Gerekçe şu tespite dayanıyor: 22 yaşında öğretmen olarak aldığımız ve 65 yaşında yine aynı şekilde öğretmen olarak emekli ettiğimizde insanların ilgisi, motivasyonu vs. düşüyor. ÖMK’nın gerekçesinde de öğretmenliğin Türkiye için çok önemli ve kritik bir meslek olduğu dolayısıyla diğer kamu çalışanlarını da kapsayan genel kanunlar içerisinde kalarak mesleğin ihtiyaçlarına cevap verilemeyeceği için müstakil, münhasır bir kanuna ihtiyaç duyulduğu belirtilmişti. Gayet makul ve mantıklı gözüken bu tespit ve gerekçelerden hareketle yapılan düzenleme ise emsal meslek kanunlarıyla karşılaştırılması mümkün olmayacak şekilde minimal. Toplam 12 maddeden oluşan kanunun teknik maddelerini bir kenara bıraktığımızda geriye üç adet düzenleme kalıyor. Birincisi Adaylık Kaldırma Sınavı’nın (AKS) kaldırılması. İkincisi 3600 Ek Göstergenin getirilmesi. Üçüncüsü ise öğretmenliğin aday öğretmen, öğretmen, uzman öğretmen ve başöğretmen şeklinde kariyer mesleği olarak yapılandırılması.

    Şimdi gelelim itiraz ve eleştirilere. Birincisi, süreç yönetimi alabildiğine problemli. Hazırlık süreci katılıma, müzakereye açık değil. İkincisi, yukarıda da değinildiği üzere adı meslek kanunu ancak içeriği boş. AKS önemli şüphesiz ancak bir meslek kanunu için devede kulak bile sayılamaz. 3600 Ek Gösterge var ancak bu düzenleme sadece öğretmenlerle ilgili değil. Geriye öğretmenliğin kariyer mesleği olarak yapılandırılması ve bunun sınava bağlanmış olması kalıyor. Bir düzenlemenin her şeyden önce akla, mantığa, günümüz dünyasının temel yönetim ilkelerine uygun olması beklenir. Bu düzenleme gerekçesinde dile geldiği hususlara dayanarak oluşturulsa şüphesiz problem oluşturmaz. Ancak doğru şeyleri sıralayıp yanlış işlemler tesis etmek şeklindeki idari zafiyetimiz burada da karşımıza çıkıyor. İyi şeyler, doğru şeyler sıralanıyor ancak tesis edilen işlem baştan aşağı yanlış. Şimdi adı meslek kanunu olan ancak içeriğinde, betimlediğimiz üzere, neredeyse sadece öğretmenliğin kariyer mesleği olarak yapılandırılmasını içeren düzenlemeye biraz daha yakından bakalım.

    Birincisi hem daha önceki Milli Eğitim Temel Kanunu’nda hem de yeni çıkarılan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nda öğretmenlik mesleği ihtisas mesleği olarak tanımlanıyor. Yani öğretmen olarak atanan kişi doğası gereği zaten uzman olmuş oluyor. Durum bu iken uzmanı bir daha uzman yapmak gibi bir absürtlüğü nasıl izah edeceğiz?

    İkincisi uzmanlık, herkesin malumu olduğu üzere, alanla ilgili yetkinleşmenin adıdır. Bu düzenlemede uzmanlık için MEB tarafından oluşturulan ve sınav için kullanılacak içeriğin doğrudan alanla bir bağlantısı yok. TIP Fakültesinden mezun olan pratisyen doktor KBB alanında ihtisas yaparak uzmanlaşırken yeni kanunla MEB, kanunen zaten uzman sayılan öğretmenleri alanları ile ilgili bir içerikle sorumlu tutmaktan ziyade artık amme malı sayılan genel hizmet içi faaliyetlerden oluşan bir bilgi kümesiyle uzmanlaştıracağını söylemektedir.

    Üçüncüsü sınavın ardından uzman ve başöğretmen olmaya hak kazanan kişilerin alacakları ücret dışında ne yetki ne de sorumluluk anlamında hiçbir farkları olmayacak. Yani milli eğitim sisteminde aday öğretmen, öğretmen, uzman öğretmen, başöğretmen şeklinde farklı etiketler altında eğitimciler olacak ve bu insanlar fiilen aynı işi yapacaklar. Aynı sürede, aynı okulda, aynı içeriği, aynı şekilde verecekler ancak rütbeleri (!) farklı olacak. Bunların yanında bir de devlet tarafından asgari ücretin altında çalıştırılan 90 bin civarındaki ücretli öğretmenler var. Bir okulda aynı işi yapan 5 kişi var ancak bunlar farklı etiketlere sahip oldukları için aldıkları ücretler farklı.

    Dördüncüsü mesleğin bu şekilde yapılandırılması iş barışını, mesleki dayanışmayı, kurumsal insicamı olumsuz etkileyecek.

    Beşincisi öğretmenleri, öğrenci ve veli nezdinde ayrıştıran, kutuplaştıran bir etki doğuracaktır. Başöğretmen, uzman öğretmen ve öğretmenin olduğu bir yapıda hem öğrenci hem de veli bu yapılandırma üzerinden şekillenen bir talep ve değerlendirme ölçeğiyle hareket edecektir.

    Uzatılabilecek bu hususlara ilişkin şüphesiz MEB’in cılız da olsa bir takım cevapları var. Ancak mesele hepimizi ilgilendiren ve hepimiz için hayati önemde olduğu için MEB’in resmi anlatısının elle tutulur bir tarafının olmadığını belirtmek durumundayım. Milli eğitim bakanı sistemde zaten uzman ve başöğretmen olduğunu ve bunun dile geldiği gibi bir problem oluşturmadığını söylüyor. Sınavın zor olmayacağını söylüyor ve bu düzenlemeden maksadın öğretmenlerimizin gelişimine katkı sunmak olduğunu belirtiyor. Meselenin iyice anlaşılması için bu cevaplara da kısaca değinmeyi zorunlu görüyorum. Evet, şu anda da uzman ve başöğretmenlerimiz var ancak bunlar hem sınırlı sayıdalar hem de onlar bu unvanları alırken mesele kamuoyuna bu kadar mal edilmemişti. Bağlantılı bir husus sayın bakanın aynı ifadesinden hareketle sistemdeki bu öğretmenlerin diğer öğretmenlerle hangi konuda ne ölçüde ayrıştıklarına ilişkin bir veri paylaşması da gerekli değil mi? Madem sistemde bu unvanı kullanan öğretmenlerimiz zaten var. O halde ne tür bir anlamlı değişiklik gözlemlediniz de 15 yıl önce bir kez kullanıp ardından bir daha dönüp bakmadığımız bir düzenlemeyi yeniden uygulama ihtiyacı hissettik?

    İkincisi bütün bir mesleği yapılandırdığınızda kullandığınız neredeyse tek ölçüt olan “sınav” için kolay geçecek diyebiliyorsunuz. Sınav, ölçme ve değerlendirme anlamında “çok da ciddiye alınmayacak şekilde formalite olacak” ise o zaman bu ülkenin nitelikli insan kaynağını bu tarz bir uygulamada hırpalamanın, değersizleştirmenin ne anlamı var? Maksadımız öğretmenin niteliğine katkı sunmaktır diyor sayın bakan. Öğretmenin niteliğine katkı sunmanın nitelikli şeylerle, nitelikli şekilde olacağı aşikar değil mi? Sayın bakan açıklamalarında kıdemli öğretmen ile kıdemsiz öğretmen arasında 70 puanlık anlamlı bir fark olduğunu paylaşıyor. Böyle ise öğretmenleri anlamsız bir içerikle, geçerliliği-güvenilirliği meçhul bir sınavla hırpalayacağımıza kıdem üzerinden unvan vermek daha mantıklı değil mi?

    Kasım ayında gerçekleştirilecek sınavın ardından 2023 Ocak ayında yürürlüğe girecek bu yanlıştan dönülmesi Türkiye için, Türkiye’nin yarınları için elzemdir. Bir araya gelen eğitim sendikaları da bu durumun altını çizerek bütün itiraz ve eleştirilerinin “mesleğin onuru ve çocuklarımızın geleceği için” olduğunu dile getiriyorlar. Yanlışta ısrar etmemek, eğitim çalışanlarının haklı sesine kulak vererek ÖMK’yı öğretmenlik mesleğinin yetiştirilme sürecinden istihdam ve emekliliğe kadar uzanacak şekilde kamuda ve özel sektörde çalışan tüm eğitimcilerin haklarını, sorumluluklarını, işlerini vs. içeren bir düzenleme olarak yeniden ele almak makul olandır. Bu düzenleme, bu süreç yönetimi kendi nitelikli insan gücünü çok kötü yönetmenin fiili göstergesidir. Öğretmenliği ve öğretmenleri değersizleştiren, itibarsızlaştıran bu fiili duruma el koymak, meslek onuru ve çocukların geleceği için itiraz ve eleştirilerde bulunan eğitim çalışanlarının haklı sesini duymak MEB’in varlık gerekçesidir. Başta MEB olmak üzere meclisin, hükümetin ve şüphesiz kamuoyunun telafisi mümkün olmayan yanlışlara gidilmeden bu sürece el atması zaruridir.