Advert

KUR’ANIN BEŞER DİLİYLE HİTABI

Kur’anı kerim ilahi bir kelamdır. Ancak Allah’u Teala beşerin ruh dünyasından süzülen sözlerini de alıntılamıştır. Çünkü bu kitabın muhatabı insandır, beşerdir. Bir beşer olarak bizim de Hz. Adem gibi hata yapabileceğini ama bu durumda rabbimizin bizi gördüğünü, anladığını ve yalnız bırakmadığını; hatadan sonra mahcubiyetin, pişmanlığın ve tövbenin ne kadar ulvi bir davranış olduğunu Hz. Adem diliyle fıtratımıza sesleniyor. 
Hz. Nuh’un diliyle hakikatin ölçüsünün insan değil el-hak olduğunu; bir avuç insan dahi olsanız 950 yıl da yaşasanız türlü türlü zorluklar da yaşasanız, dağ başında gemi yaptığını görenler sana mecnun deyip en ağır hakaretleri de yapsalar, ben seni anlıyor, ıssız mekânlarda yaptığın duaları işitiyor ve tahammül gücünü biliyorum. Sabredin, sebat edin, gayret edin… Ya Hz. Davut’a, Süleyman’a ve Hz. Muhammed’e verdiğim gibi fetihler ile arındıracağım ya da tufan ile temizleyeceğim necaseti. 
Rabbimiz, Hz. Şuayb’ın, Hz. Lut’un, Hz, Yunus’un, Hz. Meryem’in dilinden bize hitap etmiştir kimi zaman. Birazcık temas etmek ve gelmek istediğim konu rabbimizin Hz. İbrahim’in itminana erme çabasından bize seslenmesidir. Çünkü öncelikle bir beşer olarak Hz. İbrahim’in, Allahın ölüleri nasıl dirilttiğini merak etmesi her insanın farkı şekillerde karşılaşabileceği bir ruh halidir, belki de bir arayıştır. İman ettiği halde kalbi tam mutmain olmayan Hz. İbrahim arayış içerisinde olmuş ve peygamber olması hasebiyle kalbinin sahibine bunu doğrudan sorabilmişti; “İbrâhim “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!” deyince, rabbi “Yoksa inanmıyor musun?” demişti. O “Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye” cevabını verdi.” (Bakara Suresi - 260) Hz. İbrahim tam kanaat etmeyen bir kalple yaşamak istemez; inanacaksa tam kanaat etmesi icap eder. Çünkü iman şüphe kabul etmez. Uğruna ateşlerde bir meşale gibi yanmayı göze alabilmek, İsmail’ini feda edebilmek mutmain bir kalp gerektirir. İbrahim’i ibrahim yapan şeylerden bir tanesi de budur; hikmet arayışında olmak. 
 Rabbimizin Halîlim dediği Hz. İbrahim’in bu tatmin olmamış kalbinden ve sadece kendisiyle kulu arasındaki bu muhabbetten üçüncü şahıs olarak bahsediyorsa bizim için büyük hikmetler içerdiğini görmemiz gerekiyor. 
Ey insanlar siz de iman ettiğiniz halde kalbiniz mutmain olmamış olabilir, bazen bazı şüpheler içerisinde olabilirsiniz, bundan korkmayın, bunu sorgulamaktan dolayı dinden çıkmazsınız, ama yeter ki bu sizi araştırmaya, sormaya itsin. İlmin kapısı meraktır. Sordukça, araştırdıkça, Kur’an’a ve sünnete başvurdukça hiçbir şek ve şüpheniz kalmayacak ve kalbiniz itminana erecek ve huzur bulacaksınız, bundan emin olun. Yok, eğer inancınıza dair kalbiniz tam tatmin olmadığı halde tembellikten veya herhangi bir sebepten dolayı okuyup araştırmaz veya sormasanız ilim ehline, o tatmin olmamış kalple imanınızın tadını alamazsınız. Bu durum sizi şüpheye götürür. Daha da tembellik yaparsanız herhangi bir akli, mantıki ve ilmi dayanağa dayanmadan Allah hakkında ileri geri konuşan cahillerden olursunuz. O halde ey insanlar, İbrahim gibi bir imana sahip olmak istiyorsanız Allah’a yani kur’an’a sorun. Aklınızda ve gönlünüzde her ne geçiyorsa sorun, o size en güzeliyle cevap verecektir. Hem kalbinize, hem vicdanınıza hem de aklınıza seslenecektir. 
Hz. İbrahim’in bu durumuna karşı Rabbi “Kuşlardan dört tane al, onları kendine alıştır, sonra (parçalayıp) her bir tepeye onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler ve şunu bil ki, Allah hep galiptir ve hikmet sahibidir” buyurdu. (Bakara Suresi - 260) Bu ayetten şunu anlıyoruz ki Allah’u Teala Hz. İbrahim’i azarlamadı, kınamadı, cevapsız bırakmadı. Onun anlayabileceği bir şekilse mantıki olarak, yaparak yaşayarak ona gösterdi. Parçalanmış kuşların birleşip tekrar hayat bulması mı zor, yoksa hiç yokken onları yoktan var etmek mi? Elbette mantıki olarak hiç var olmamış, varlığından da bî haber olunan bir şeyi varlığa çıkarmak, var olan bir şeyin parçalarını birleştirmekten daha zordur. O halde zoru yapabilen neden kolay olanı yapamasın. 
Bununla ilgili bir başka örnek de Yasin suresinin son sayfasında geçen bir müşriğin küstahça, dalga geçercesine soru sormasıdır. Allah’u Teala akledip anlayalım diye bir müşriğin küstahça kurmuş olduğu cümleleri kitabı keriminde yer vermiştir. Beşerin girebileceği muhtemel ruh hali üzerinden yine beşere sesleniyor; “Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve “Kale men yuhyil izame ve hiye ramin” “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” (Yâsîn Suresi – 78) Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak şöyle bir olaya yer verilir: Müşriklerin önde gelenlerinden biri Hz. Peygamber’e elinde çürümüş bir kemik parçasıyla gelir ve onu ufalayıp, sert bir ifadeyle “Böyle un ufak olduktan sonra Allah bunu diriltecek öyle mi?” der. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 513-514)“Bu toprak olmuş kemikler mi diriltecek ey Muhammed, sen ne dediğinin farkında mısın?” ya da “Bu çürümüş ve un ufak olup topraklaşmış kemikleri kim diriltecek? 
Belki cevap almak için değil de sadece peygamberimizi küçük düşürmek için sorulan bu tek cümlelik soruya yine bir tek cümle ile Kur’anı kerim cevaplıyor; “kul yuhyihe’l lezi enşe’ehe evvele merra” “Deki onları ilk dirilten diriltecektir.” (Yâsîn Suresi – 79) Bizim mantığımıza göre ilk defa yani hiç yokken yaratmak ikinci defa diriltmekten daha zordur. O halde ilkin yoktan var eden yani zoru yapabilen Allah, nasıl olurda ikinci defa yaratamasın veya diriltemesin. Allah için kolaylık veya zorluk söz konusu olamaz ama rabbimiz, bizim daha iyi anlamamız için fıtratımıza, ruhumuza ve mantığımıza uygun cevap vermiştir. Çünkü bizler de hâşâ küstahça değil de sitem dolu bir ifade ile aynı soruyu sorabiliriz babamızın, annemizin veya yakın arkadaşımızın kabri başında; “gerçekten diriltecek misin rabbim.” İşte bu iç sese ve tatmin olmamış kalbe aşılanan bir itminan ve müthiş bir teselli; onları ilk dirilten ikinci defa da diriltmeye kadirdir. 
Yukarıda zikrettiğimiz “Kendi yaratılışını unutup…” ayetinden anlaşılıyor ki o müşrikin öncelikli sorunu neye şaşırması, hayret etmesi gerektiğini şaşırmasıdır.  Şaşırılması gereken bir şey varsa bu öldükten sonra tekrar dirilme değil de ayetin işaret ettiği üzere hiç yokken yaratılmaktır, muhatap alınmaktır, değer verilmektir. Hiç adımız sanımız yokken, hiç kimse yokluğumuzun farkında bile değilken sevilmeye, özlenmeye, yokluğu hissedilmeye değer bir varlık olarak bir damla sudan yaratıldık. Hiç yokken var olmak, öldükten sonra dirilmekten daha şaşırılacak bir şeydir. Demek ki insan inancını yitirince neye şaşıracağını da şaşırıyor. Hayret ve minnet duygularımızın daim ve yerinde olması temennisiyle, selam ve dua ile…

foto
Yazar: Abdulkadir ARUTAY
YORUM YAPIN(üye olmadan da yorum yapabilirsiniz)
Yorumla
İptal