Sitem

Bayram arifesinde, gün bana da oldukça uzun gelmişti. Havanın sıcaklığına aldırmadan, kendimi attım mahalle aralarına. Mümkün olduğunca yüksek binaların gölgelerinden faydalanıyordum. Mahallede metruk bir bina ilişti gözüme. Penceresi yok, kapısı yok… Fakat bina içerisinde birilerinin gezindiğini görüyordum.

 

Binanın önünde bodur bir ağaç vardı. Ağacın altında bir kadın oturmuş, yanında serili kartona uzanmış ve başını oturan kadının dizi üzerine koymuş bir erkek çocuğu vardı. Bir anda bu manzaraya kilitlendim. Ve yüksek binanın gölgesinde, kaldırıma oturup bu manzarayı izlemeye başladım. Çocuk gözlerini gökyüzüne dikmiş, annesi ise ona belli etmeden, onun saçlarını okşarken, sanki onun yarınlarını düşünüyordu.

 

Bir anda bende çocuğun baktığı sınırsız gökyüzüne bakmaya başladım. O manzara beni kendi çocukluğuma götürdü. Benim için gökyüzü dünyanın en büyük çocuk parkıydı. Çimenlere uzanıp gökyüzüne baktığımda, orada kendimce bir oyun oynamaya başlardım. Kendi dünyama, çocuklarına bağıran annelere, eşlerine kızan babalara, birbirleri hakkında dedikodu yapan komşu kadınlarına yer vermezdim. Benim dünyamda canavarlar, annesini kaybetmiş serçe yavrularını annelerine götürür, kaplanlar ayağına dikken batmış kedi yavrularını tedavi eder, zürafalar ağaçların en tepesindeki olgunlaşmış meyveleri, çayırlıkta oynayan küçük çocuklara dağıtırlardı. “Acaba bu çocukta, gökyüzüne merdiven dayamış, hayallerini mavi gökyüzüne serpiştirmiş, onları mı yaşıyor?” diye düşündüm.

 

Ramazan ayının son günü ama açlık ve susuzluğu iliklerime kadar hissediyordum. Bir anda metruk binanın çaprazındaki ekmek fırını ilişti gözlerime. Yükselen ekmek kokusu, beni benden etmişti. Fırına yanaşan lüks arabalardan inen beyler, bayanlar, ellerinde üzeri kapatılmış tepsilerle, çömleklerle fırına girip, akşam iftara hazırlık yapıyorlardı. Bu manzara beni tekrar çocukluğuma götürdü. Köyümüzde iftara yakın, evden eve tabaklar içinde yemekler gider gelirdi. Bahçedeki domates, salatalık, sebze, meyveler, komşular arasında pay edilirdi. Komşular birbirlerinin sofralarını şenlendirirdi. Her şey içten ve samimiydi. İstediğimiz her şey yoktu, olandan da fazla bulunmazdı ama her şey anlamlı ve değerli idi. Bu bile herkesi mutlu ve mesut ediyordu. İnsanlar arasında zengin-fakir ayırımı yoktu.

 

Yemekler tabaklarda değil kaşıklarda ayrılırdı.

 

Bir anda düşündüm. Acaba o fırına girip çıkanlardan kimse, o ağacın altındaki anne ve oğlunu, hatta o metruk binayı fark etmiş miydi?

 

Sonra tekrar anne ve oğula bakmaya başladım. Bir iç geçirdikten sonra dedim ki; “erkek çocukların anneleri ile paylaşacak ne çok şeyleri varmış. Ancak onlar konuşmak yerine susmayı tercih ederler.”

 

Dakikalarca bekledim. Anne ve oğul hiç konuşmadılar, oysa biliyorum ki görünen sessizliktir. Ama sessiz konuşmalar, dertleşmeler içten içe sürüp gidiyor. Anne ve oğul susarakta anlaşabiliyordu.

 

Belki penceresiz ve kapısız evin balkonuna çıkan, saçı sakalı karışmış, omuzları düşmüş adam seslenmese, anne ve oğul arasındaki sessiz konuşmalar, saatlerce devam edecek.

 

İçe akıtılan gözyaşlarının son damlasını dışarı akıtarak uyanırlar bu sessiz konuşmalardan. İşte bu bir damla gözyaşının nedeni asla sorulmaz.

 

Oğullar annelerinin yüreğindeki hüznü, herkesten daha iyi bilirler.

 

Anne oğul arasındaki bu sessiz hikayenin aslı, hiçbir zaman bilinmez, hep gizli kalır.

 

Bırakalım annelerin yürek parçalayan hikayelerini, oğulları yazsın.

 

İstemsizce yerimden kalktım ve metruk binaya doğru yürümeye başladım. Binaya yaklaştıkça her odadan farklı bir ses ama içlerinden en dikkatimi çeken ağlayarak ninni söyleyen annenin sessiydi. Biraz daha yaklaştım. Sesler uğultuya dönüştü.

 

Uğultular mazlumcaydı, halepçe’ceydi, hamaca’caydı, kürtçe’ydi. arap’çaydı…

 

Anlamıyordum, ama anne-oğul arasındaki sessiz konuşmalar kadar gerçekti ve yürek parçalayıcıydı.

 

Aslında orada anladım ki, bu sessiz konuşmalar, bu ağlamaklı ninniler ve bu uğultular hepimize, yani insanlığa bir sitemdi. Hem de mübarek ramazan ayının son gününde. Herkes bayramda giyeceği en güzel elbiseleri alma, en güzel yemek ve tatlı telaşındayken...

 

Gördüğüm manzara karşısında, bütün açlığımı, susuzluğumu ve yorgunluğumu unuttum. Utandım kendimden, insanlığımdan…

 

Binanın içine doğru girdim belli ki güneşin sıcaklığında kendini merdiven boşluğuna atmış bir yaşlı amca eski ayakkabılarını tamir ediyordu‘’selamunaleyküm’’ dedim ‘’aleykümselam’’ dedi 

 

“Sen kimsin” dedim,

 

“Suriye” dedi.

 

Anladım ki bu “Suriye” deyişi bile, bir sitemdi.

 

Birilerinin savaşına ve kavgasına kurban edilmiş mazlumlar grubu.

 

Oraya gittiğime, orada oluşuma bin pişman oldum. Geldiğim kaldırıma geri döndüm.

 

Biraz daha aynı kaldırımda oturdum. Sonra bir metruk binaya, birde ekmek ve yemek kokularının yükseldiği fırına baktım. Zaman geçtikçe fırına girip çıkanların sayısı artıyordu. Ancak mahallenin tam ortasındaki bu metruk binadan ve oradaki mazlum insanlardan kimsenin haberi yoktu. Oysa bizim çocukluğumuzdaki ramazanlar, komşuluklar, evden eve yemek tabaklarının gidip gelişi…

 

Ne oldu bize böyle? En son ne zaman bir komşumuzun kapısını çalmıştım? Elinde bir tabakla komşusuna giden birini en son ne zaman görmüştüm?

 

Üzerinde oturduğum kaldırım taşı adeta beni üzerinden fırlatıp attı.

 

Belirsiz bir yöne doğru giderken aklımda binlerce soru.

 

Savaşların paramparça ettiği bu aileler, bu insanlar, benim canım, benim kanımdı…

 

Bütün bu olanlar, beni boğmak isteyen, boğazımda ki bir çift el gibiydi.

 

 

Son bir hamle, var gücümle bir çığlık atmaya başladım. Bu da benim ve benim gibi, bu mazlumları görmeyen insanlara bir sitemimdi.

foto
Yazar: Musa APUHAN
YORUM YAPIN(üye olmadan da yorum yapabilirsiniz)
Yorumla
İptal